Ana sayfa  Annelik  Elsanatları  Haberler  Magazin Dünya  Magazin Türkiye

Moda  Ressamlar  Seramik Tiyatro Sinema  Yazılar  Yemekler

 

Tarihte Bugün Arşiv: Ocak Temmuz Ağustos Eylül Ekim Kasım Aralık Ocak

Grafik Saati

Tarihte bugün: 15 Ocak

Şair Nazım Hikmet, 1902 yılında Selanik'te doğdu.

Nazım Hikmet; Hayatı, Sanatı, Şiirleri

Çağdaş Türk şiirinin büyük ustası Nazım Hikmet (Ran), babası Hikmet Nazım tarafından Mehmet Nazım Paşa'nın, annesi Celile Hanım tarafından Leh asıllı Mustafa Celalettin Paşa'nın torunuydu.

Göztepe Taşmektep'teki ilk öğreniminden sonra Galatasaray ve Nişantaşı sultanilerinde okudu. Balkan Savaşı yenilgisinden duyulan üzüntüyü dile getirdiği 'Feryad-ı Vatan' ve 'Şehit Dayıma' gibi ilk şiirlerini çocuk denebilecek yaşlarda yazdı.

14 aralık 1914 tarihli 'Bir Bahriyelinin Ağzından' başlıklı şiirini aile dostlarından Bahriye Nazırı Cemal Paşa'ya okuyunca, çok duygulanan paşanın isteğiyle Nişantaşı Sultanisi'nden ayrılıp Bahriye Mektebi'ne kaydoldu.
İstanbul'un işgali üzerine 'Kırk Haramilerin Esiri', 'Yaralı Hayalet', 'Çanakkale Masalı', 'Sarı Zeybek' gibi ulusalcı şiirler yazdı. 'Alemdar' gazetesinin açtığı yarışmada 'Bir Dakika' adlı şiiriyle birinci oldu.

1921 baharında Milli Mücadele'ye katılmak amacıyla Vala Nurettin (Va-Nu), Yusuf Ziya (Ortaç) ve Faruk Nafiz (Çamlıbel) ile İnebolu'ya geçti. Ankara'dan 'harcırah ve müsaade' beklerken tanıştığı komünist eğilimli Spartakistlerden Sovyet Devrimi'ni öğrendi.

Beklenen izin gelince Va-Nu'yla birlikte İnebolu'dan Ankara'ya yürüyerek gitti. Kendilerinden istenen ilk görev İstanbul gençliğini Milli Mücadele'ye çağıran bir şiir yazmalarıydı. Üç günde yazdıkları şiir çok beğenildi ve 10 bin adet bastırılıp dağıtıldı.

Bu arada Mustafa Kemal'e takdim edildiler. Cepheye gitmek için başvurdukları Matbuat Müdürü Muhittin Bey (Birgen) Milli Eğitim'de görev almalarını istedi, öğretmen olarak Bolu'ya atandılar. Gizli polis ve tutucu çevrelerin baskıları nedeniyle burada fazla kalamadılar.

Öğrenimlerini ilerletmek ve kendilerini koruyan Bolu Ağır Ceza Mahkemesi Reis Vekili Hilmi Ziya Bey'in Sovyet Devrimi hakkında anlattıklarını yerinde görmek amacıyla Trabzon üzerinden Batum'a gittiler (30 eylül 1921).

1922 temmuzunda Moskova'ya geçtiler ve Doğu Ülkeleri Emekçileri Komünist Üniversitesi'ne (KUTV) kaydoldular. Rus şiirini yakından izleyen, Mayakovski'yle tanışan, konstrüktivist çevrelere giren Nazım'ın gönderdiği bazı şiirler 'Aydınlık' ve 'Yeni Hayat'ta yayımlandı.

Aynı dönemde KUTV'da okuyan Nüzhet Hanım'la evlendi. Üniversite bitince 1924 ekiminde sınırı gizlice geçerek Türkiye'ye döndü, 'Aydınlık' dergisinde çalışmaya başladı. Eşinden ayrıldı.

1925'te basımevi kurmak için gittiği İzmir'de 'Aydınlık' yazarlarının tutuklandığını, kendisi hakkında da 15 yıl gıyabi mahkumiyet kararı verildiğini öğrendi ve yine gizlice Moskova'ya gitti.

1928'de Bakü'de ilk şiir kitabı 'Güneşi İçenlerin Türküsü'nü yayımladı. Aynı yıl, af yasasından yararlanmak amacıyla Türkiye'ye gizlice girerken yakalandı. Rize mahkemesince üç gün hapis cezasına çarptırıldığı halde Ankara'ya gönderildi.

Ankara'daki yargılamada eski mahkumiyeti kaldırıldı, ama gıyabında verilen üç aylık mahkumiyeti çekmesine karar verildi. Bu süreyi zaten tutuklu olarak geçirdiği için serbest bırakıldı. Serel'lerin çıkardığı 'Resimli Ay'da düzeltmen olarak çalışmaya başladı.

1929'da '835 Satır'ı yayımladı. 'Resimli Ay'da 'Putları Yıkıyoruz' başlıklı ünlü kampanyayı başlatarak dönemin yazarlarını eleştirdi. Aynı yıl çıkan 'Jokond ile Si-Ya-U'yu, 1930'da 'Varan 3' ve '1+1=1', 1932'de 'Benerci Kendini Niçin Öldürdü?' ve 'Gece Gelen Telgraf' izledi.

İstanbul'da dağıtılan bildiriler yüzünden 1933'te tutuklanarak Bursa'ya gönderildi. Dört yıllık mahkumiyeti 1934 affı nedeniyle bir yıla düştü. 1.5 yıldır tutuklu olduğu için özgür kaldı. İstanbul'a dönerek Akşam'da Orhan Selim takma adıyla fıkra yazarlığına başladı.

1935'te Piraye Altınoğlu ile evlendi. 1936'da 'Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı'nı yayımladı. 1938'de ordu içinde komünizm propagandası yapmak ve askeri isyana teşvik etmekle suçlanıp iki ayrı davadan 28 yıl 4 ay hapse mahkum edildi.

İatanbul, Çankırı, Bursa cezaevlerinde 12 yıl 7 ay yattı. Büyük yapıtı 'Memleketimden İnsan Manzaraları'nı hapisteyken yazdı. 1946'da TBMM'ye başvurarak 'adli hata'ya kurban gittiğini belirtti ve affını istedi, ama sonuç alamadı.

Şairin yok yere mahkum edildiğini söyleyen Ahmet Emin Yalman'ın 1949'da Vatan'da başlattığı af girişimi, 1950'de Nazım'ın açlık grevine başlamasıyla geniş çaplı bir kampanyaya dönüştü ve Demokrat Parti'nin çıkardığı af yasasının kapsamına alınması sağlandı.

15 temmuz 1950'de özgürlüğüne kavuştu ve geçimini senaryo yazarlığıyla sağlamaya başladı. 1951'de Piraye Hanım'dan ayrılıp Münevver Andaç'la evlendi. 'Sağlam' raporu verilerek askere sevk edileceğini öğrenince Romanya üzerinden Moskova'ya kaçtı.

Sürgün yıllarında dünyanın birçok ülkesini dolaştı, konferanslar verdi, ama aklı hep Türkiye'deydi. 25 temmuz 1951'de yurttaşlıktan çıkarıldı. Bu karara, "beni Türklükten, halkımın evladı olmaktan hiçbir kuvvet çıkaramaz" diyerek tepki gösterdi.

1952'de Çin gezisi sırasında geçirdiği enfarktüs krizinden sonra uzun süre doktor kontrolünde yaşadı. 3 haziran 1963'te bir kalp krizi daha geçirerek 'güzelim dünya elveda/ve merhaba/kainat' dedi.

Nazım Hikmet, ilk şiirlerinde hece veznini kullanmasına rağmen bireyci anlayıştan uzak durmuş, Tevfik Fikret, Mehmet Emin, Mehmet Akif gibi toplumsal içerikli şiir anlayışını seçmişti.

Sovyetler Birliği'nde tanıştığı devrimci ve yenilikçi sanat hareketleri, şiirinin biçim ve biçem açısından hızla değişmesini sağladı. Bir orkestra gibi kullandığı serbest nazımla özü biçimin bağlarından kurtardı.

1936'ya kadar yayımladığı şiir kitaplarıyla geleneksel şiirin değerlerini kökünden sarstı. Yeni bir şair kuşağının yetişmesine yol açtı. 'Şeyh Bedreddin Destanı'nda modern şiirin olanakları ile geleneksel biçimleri buluşturarak 'ulusal bireşim' sağlamayı başardı.

Düzyazı, senaryo, şiir tekniklerini harmanlayarak benzersiz bir yapı kurduğu 'Memleketimden İnsan Manzaraları'nda İkinci Meşrutiyet'ten İkinci Dünya Savaşı sonrasına uzana geniş bir zaman diliminde, dönüşen Türkiye’nin toplumsal, siyasal ve kültürel sorunlarının yanı sıra dünyanın faşizm ve savaş olgusunda odaklanan sorunlarını da destanlaştırdı.

Yüzyılımızın en büyük şairlerinden biri sayılan Nazım Hikmet'in 1930'ların sonlarından bu yana yasak olan şiirleri ana dilinde ancak ölümünden iki yıl sonra yayımlanmaya başladı.


********************


Beş Satırla

Annelerin ninnilerinden spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı.

Davet

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar reklam
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...

Ceviz Ağacı

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları (3)

Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.

Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.

Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...

Dünyanın En Tuhaf Mahluku

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil, beş değil, yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Güz

Günler gitgide kısalıyor,
yağmurlar başlamak üzre.
Kapım ardına kadar açık bekledi seni.
Niye böyle geç kaldın?

Soframda yeşil biber, tuz, ekmek.
Testimde sana sakladığım şarabı
içtim yarıya kadar bir başıma
seni bekleyerek.
Niye böyle geç kaldın?

Fakat işte ballı meyveler
dallarında olgun, diri duruyor.
Koparılmadan düşeceklerdi toprağa
biraz daha gecikseydin eğer...

Hoşgeldin

Hoş geldin!
Kesilmiş bir kol gibi
omuz başımızdaydı boşluğun...
Hoş geldin!
Ayrılık uzun sürdü.
Özledik.
Gözledik...
Hoş geldin!
Biz
bıraktığın gibiyiz.
Ustalaştık biraz daha
taşı kırmakta,
dostu düşmandan ayırmakta...
Hoş geldin.
Yerin hazır.
Hoş geldin.
Dinleyip diyecek çok.
Fakat uzun söze vaktimiz yok.
Yürüyelim...

Japon Balıkçısı

Denizde bir bulutun öldürdüğü
Japon balıkçısı genç bir adamdı.
Dostlarından dinledim bu türküyü
Pasifik'te sapsarı bir akşamdı.

Balık tuttuk yiyen ölür.
Elimize değen ölür.
Bu gemi bir kara tabut,
lumbarından giren ölür.

Balık tuttuk yiyen ölür,
birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Balık tuttuk yiyen ölür.

Elimize değen ölür.
Tuzla, güneşle yıkanan
bu vefalı, bu çalışkan
elimize değen ölür.
Birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Elimize değen ölür...

Badem gözlüm, beni unut.
Bu gemi bir kara tabut,
lumbarından giren ölür.
Üstümüzden geçti bulut.

Badem gözlüm beni unut.
Boynuma sarılma, gülüm,
benden sana geçer ölüm.
Badem gözlüm beni unut.

Bu gemi bir kara tabut.
Badem gözlüm beni unut.
Çürük yumurtadan çürük,
benden yapacağın çocuk.
Bu gemi bir kara tabut.
Bu deniz bir ölü deniz.
İnsanlar ey, nerdesiniz?
Nerdesiniz?

Mavi Liman

Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın...

Tahir ile Zühre Meselesi

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.

Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Vatan Haini

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet. Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ." Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla, bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un 66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira. "Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

Yaşamaya Dair

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

İsimsiz

Seni düşünmek güzel şey ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum...


**********************

Nazım Hikmet İçin - Louis aragon

15 Ocak, 2006 02:01:00 (TSİ)


Nazım Hikmet'in ölümünden üç gün sonra, Fransız şair Louis Aragon şu satırları kaleme almıştı...

Hayır , yazamam, şimdi olmaz, rica ederim. Bırakın benim için bütünüyle ölsün, yoksa, daha önce, altmış yaşındaki bu delikanlı, bu sarışın boğa, ne hapisanenin, ne hastalığın, ne yaşın etkileyebildiği bu insan içimde tenütaze yaşadıkça hiç birşey yazamam. Şimdi olmaz. Daha sonra, söz veriyorum size yazacağım. Hatta, bu dergide, daha başka bir konu üzerinde, ölümünden değil, yaşamından söz edeceğim. Pentecote yortusu için sayfiyeye giderken Cumartesi sabahı satın aldığım "znamia" dergisinin son sayısını da götürmüştüm. Dergide Nazım'ın, "Les Romantiques" "Romantikler" adlı romanının son bölümü vardı. Yortu sırasında herkes onun değil Papa XXIII Jean'ın ölümünü bekliyordu her saat radyolarının başında. Ve pazartesi sabahı daha yaşıyordu. Nazım'a gelince, hiç birşey bizi uyarmamıştı. Can çekişmedi. Şöyle ayakta bir merdiveni çıkarken ansızın ölüverdi. Yaşarken öldü. Bir ağaç gibi devrildi. Bırakın da benim için bütünüyle ölsün. O zaman yazarım derginize uzun uzun. Benim için, başkaları için, ne anlam taşıdığını burada yazarım. Belki gelecek ay, yaza kadar izin verin bana. Temmuza kadar izin verin. Bundan 18 yıl önce hapisanede büyük Türk mistiği Mevlana Celaleddin ya da İranlı Ömer Hayyam gibi Rubai biçiminde yazdığı şu dört mısra bir kehanet olmaktan çıktıklarını anlatacak kadar vakit bırakın bana.

"Paydos" - diyecek bize birgün tabiat anamız,-
"Gülmek, ağlamak bitti çocuğum"
"Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak:"
"Görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat..."

Yortunun pazartesi günü, sabah, onun düşüşünden bir iki saat sonra, telefon. Nazım. Ey ölüm, günümüzde ne de hızlı gidiyorsun! İki saat bile geçmeden bütün Avrupa'yı geçmiş beni aramış Yuelines'ların evinde bulmuş, yüreğimi işlemiştin. Ey ölüm. Telefonla gelen, görünmeyen, düşünülmeyen, daha bir sözcükten, bir addan başka bir şey olmayan ölüm ve hayır diyorum. Nazım olmaz. Evet. O Nazım... ta kendisi, başkası değil. Bütün insanlar gibi o da. Ve şiirindekilerden bir çocuğu ansıdım :

Recep damdan düşer gibi karıştı söze :
"Harbe girdiğin zaman, bir gavur öldürüp
bir yudum içersen kanını
korku kalmazmış."

Ben onun kanından bir damla içmeyeceğim. Konuşmayan... uçsuz bucaksız hayat... Nazım, senden bana ilk 1934'de söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim. Dostluğumuz otuz yıl sürmeyecekti. Ne kadar az, otuz yıl. 1950'de, bizler, yani Türk halkı, dünyanın her köşesindeki şairler seni hapisten kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü dosdoğru hayatın içine daldım. Ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin... Hapisane dışında on üç yıl, ya da buna yakın birşey, kırksekizinden altmışbirine dek, güzel bir yaşam bu. On üç yıl, çok şey. Hapisane dışında öldün. Bu da çok şey. Çünkü öldün. Bu fikre alıştıracağız kendimizi. İnsan Manzaraları'nı sensiz hayal etmeye çalışacağız... Senin deyiminle, manzarayı bu ağaç olmadan hayal etmeye çalışacağız. Uçsuz bucaksız hayat'ı...

Çeviren: Bertan Onaran


Günün diğer önemli olayları

1884: İstanbul Lisesi açıldı. Okulun ilk adı Şems-ül Maarif'di. 1896'da resmi okullar arasına dahil edildi.
1932: Samsun'da Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya ayak bastığı yerde dikilen heykel açıldı.
1949: İmam-hatip kursları açıldı.
1952: ABD, Türkiye'nin Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'ne girişini onayladı.

Şair Nazım Hikmet Ran, 1902 yılında Selanik'te doğdu.
 

Tarihte bugün Arşivi

Ziyaretçi Sayacı
Gizlilik Politikası